Archive for the ‘zaman’ Category

İlk baskı (1954)
Kitap bitti. Kapağını kapattım. Hemen başucumdaki okuma lambasını söndürdüm ve uykuya daldım. Tamam bu kitap da beni uykumdan etmişti etmesine de ama bazı kitaplar vardır ya, hani gözlerinizden uyku aksa da bir türlü devamını sonraya bırakamazsınız ya da nihayet kitaba kıyıp bitirirsiniz ve hemen akabinde aklınıza “vay be…”den daha mantıklı ve daha yerinde bir cümle gelmez, işte o kitaplardan da değildi Çığrından Çıkmış Zaman (CCZ) benim için.

Neyse ki her gecenin bir sabahı var (bir umut!). Şöyle bir dönüp bakınca aslında iyi bir kitabın zayıf bir çevirisini okuduğumu fark ettim. Boşu boşuna uyumadan önce okuduğum kitaplara yazık oluyor diye hayıflanıp durdum. Bunu söyleyebilmem beni rahatlatmadı, aksine kızdırdı. Daha önce adını duymadığım ama üzerinde Philip K. Dick adını görünce hemen aldığım bir kitabı sırf ben bu kitaptan haberdar değildim (hatta iyi bir kitap olsaydı ben kesin bilirdim! ) diye küçümseyip uykuya dalış kitabı olarak tükettim işte. Çağıma gayet uygun olarak. Oysa bu kitap daha önce ayıla bayıla okuduğum Mars’ta Zaman Kayması – Martian Time Slip kitabından veya Gökteki Göz – Eye in the Sky’dan, hatta Yüksek Şatodaki Adam – The Man in High Castle’dan geri kalmazdı sanki. –de eşeklik bende işte..

Bu blogu bir türlü şekillendiremedim kafamda. Hala buraya tam olarak ne yazacağımı bilmiyorum (en azından en başlarda bir süre yaptığım gibi izlediğim her filmi yazmayacağımı, daha doğrusu yazmak istemediğimi de biliyorum artık. Şimdilik sadece okuduklarım hakkında iki çiziktirme kararındayım). İşte buradan başladım ve 2011’in başından beri –ki bizim için aynı zamanda müthiş bir milattır- okuduklarımızın bendeki karşılıklarını yazacaktım ilk önce. Listemde sıra CCZ’ye gelmiş iken durdum. İlk hissettiğimi şeyin kızgınlık olduğunu fark ettim çünkü. Şaşırdım. CCZ için şu an hissettiğim şudur: hakkını vermediğim kitap!

PKD neden cyberpunk’ın babası sayılır ve neden onlarca ülkede yüzlerce fan club’ı vardır sorularına verilebilecek en güzel yanıtlardan biri de bu kitap olmalıdır aslında. Yine o çok beylik  olan ve mükemmel entelektüelin ilk lafını edelim: yine bir gerçeklik sorgulamasıyla karşı karşıyayız. Bittabi buna sorgulama diye biz diyoruz. “PKD yeni, başka, alternatif bir gerçeklik kuruyor” desek ve karşımızda ustanın kendisi olsa muhtemeldir ki “senin kurduğun ve inandığın gerçekliğin benim kurduğumdan daha gerçek olmasını sağlayan ne peki” derdi. İşin aslı usta’nın Marsta Zaman Kayması kitabında direttiği “kimin gerçekliği” sorusunu sormayı seviyoruz işte, aynı Kafka’nın Gregor Samsa’sını yad edip duruşumuzun nedeni de o. İşte CCZ’yi sevdiysek de aslında aynı nedenden sevdik.

Kitabın içeriğine dair bir şeyler demek de gerek belki de. Ragle Gumm hayatındaki tek meşgalesi bir günlük gazetenin her gün yayınladığı Küçük Yeşil Adam bir sonraki adımda nerede olacak? adlı yarışması olan işe yaramaz bir dayı. ABD’nin neresinde olduğu bilinmez küçük bir kasabada yaşayan ideal orta sınıf bir aileye mensup, biraz evde kalmış, biraz da asosyallikten muzdarip bir zatı muhterem. Aslında bir kahraman. Biz bilmesek de bazı şeyleri gören ama kelimelere dökemediği için gördüklerini yok hanesine kaydeden, tüm hayatını gazete yarışmasını sürekli olarak kazanıp durmasına borçlu olan bir kişi. İşte o Gumm’ın gözlerinin önünde bir meşrubat dolabı yok olur ve PKD usta konuşmaya başlar…


Bu kitap PKD’nin ilk kitaplarından biri. Şöyle diyelim: bu kitap PKD’nin gerçeklikler ve zamansallıklar ile uğraştığı kitaplar dizisinin ilklerinden. Ancak anlaşılan o ki PKD yazın hayatında anlatacakların asıl temelini bu kitapta atmıştır (bu konuda Yves Potin imzalı PKD’nin CCZ’sinde 4 gerçeklik seviyesi adlı harika bir makale buldum. Link burada. Üşenmezsen bir gün çevirip buraya koyarım). Sırf bu nedenle bu kitabı araya kötü çeviriler girmeden orijinal dilinde hem de uyanıkken okumak gerekiyor.

Kitabı anlatmak istiyorum ama bu çok yersiz olacağı için vazgeçiyorum. Yine de şunu söyleyeyim: kitabı okurken PKD’nin “gerçeklik siz inanmayı bıraktığınızda dahi gitmeyen şeydir” tanımını akılda tutmakta fayda var. Yoksa gerçeklikler arasında yitip gidilebilir alimallah. Kitap da bu tanım üzerine kurulu. Hatta diyelim ki bu kitap post-teorilere giriş kitabı olarak okutulmalıdır. Bu da bitirmeden evvel ki uyarı olsun da post’u duyunca post’u deldireceğini sanan sert abiler yanaşmasınlar PKD külliyatına. Şu da PKD’nin son sözü olsun: “kelime gerçeği temsil etmez; kelime gerçeğin ta kendisidir”. Hadi bakalım….

zaman

Posted: Haziran 18, 2010 in sinema, zaman

Ne zaman zamanla ilgili bir film izlesem yamulup kalıyorum. Benim gibi sinemayı sanattan ziyade bir eğlenme aracı olarak algılayan biri için iyi bir kurgu çoğu zaman en aranılan şey oluyor. Zaman ile uğraşan bir film ise, bu kurgu ne kadar mükemmel olursa olsun, bir sorun haline geliyor. Zaman konusuna çok kafa yorduğum için veya ilk gençlik yıllarımda Hawking‘in o çok meşhur bestseller’ı Zamanın Kısa Tarihi‘ni çok sevdiğim için değil, bu kavramı bir türlü kayrayamayışımdan. Böylesi filmler o yüzden çok sorunlu oluyor ya; kurgu mu bir zaman, yoksa zaman mı bir kurgu? Gerçi bununla boğuşmak da pek bi eğlenceli. Belki de zamanlı filmleri habire zamansız izleyip duruşum da bundan.





Neymiş efendim zaman iki eylem arasında geçen süreymiş. Tamam. Süre de bir zaman kesitiymiş. Bu da tamam! Öyleyse zaman iki eylem arasında geçen zaman kesitiymiş. Yaaa, anladık mı? Hayır! Ben anlamadım. Başka tanıma baktım: zaman iki hareket arasında geçen süreymiş. Bu daha da karışık. Hareket zaten zaman ölçeğine bağlı bir şey-eylem. Yani ne oluyor: zaman, iki zamana bağımlı eylem arasında geçen zaman kesitidir. Hahaha çok eğlenceli harbiden. Bana en makul gelen zamanı uzay ile birlikte düşünmek, yani üç boyutu sarıp sarmalayan içkin dördüncü boyut. İnsan algısının kıyas yöntemi ile ‘var’ dediği şey. Yaşanmış an ile yaşanan anı karşılaştırmak için geçerli varsayılan ölçek. Peki ‘an nedir’ diye düşünürsem, kafayı yiyeceğim. Emin olduğum bir şey var ki o da zamanın göreliliği ve göreceliliği. Görelilik maddeden, görecelik algıdan (Barnett demiş ki; rengi ayırt edecek göz yoksa renk diye bir şeyin olamayacağı gibi, zamanı gösterecek bir olay olmadıkça bir an, bir saat ya da bir gün hiçbir şey değildir). Velhasıl kelam bu iş beni aşar. Ben sadece o basit gösterilen olarak gösterenin göstergesine bakarım!





Sinemada zaman genellikle anlatılmak istenen neyse onu güçlendirmek için kullanılıyor. Zaman bir ardıllık dizisi de olabiliyor, alternatif yollar da; kaderin üzerinde ilerlediği bir hat da olabiliyor, özgür iradenin tecellisi de. Ne var ki zamanın film içerisinde nasıl kurgulandığı ne olursa olsun ideolojik göndermeler yapıyor. Elinizde bir kamera varken, film çekimleri bittikten sonra daha fazla süreyi postprodüksüyona harcıyorken yani kurguyu istediğiniz gibi eğip bükebiliyorken zamanı hala nasıl çizgisel bir doğru veya döngüsel bir çember şeklinde alma eğilimi taşırsınız ki? Çok mu gerçekçi sinemalar yapılıyor, ondan mı? Ya da asıl soru, bu zaman dediğiniz şey o kadar mı gerçek? Hey, heyy…


Sinemanın teknik olanaklarından bihaber olduğum için ve de sadece naçizane bir sinema izleyicisi olduğum için zaman kavramına sadece kurgu üzerinden bakabiliyorum. Ne yazık ki modernist zihin işleyişinden azade ol(a)madığım için de kategorik düşünüyorum. Baskın Oran 100 yıllık modern Türkiye tarihini tablolar, grafikler ve kategoriler üzerinden anlatır da ben yapamam mı? İşte kategorilerim: 


1. Zamanın ileriye doğru aktığı ama sonunda ne olacağı başından belli olan kurgular:



Daha filmin ismi, oyuncuların ve bilumum yönetmenin ismi perdeye yansımadan izleyicisine bir sahne gösterilir ve filmin sonu o sahnedir. Bu yapılırken kimi zaman bilirsiniz onun son sahne olacağını çünkü sahne bas bas bağırır, hatta slow effect geçişle bakın eskiye gidiyoruz denir, kimi zaman da alakasız bir sahne gibi gösterilir ama sinema müdavimleri bilir onun en son sahne olacağını. Özellikle çağdaş sinemanın sayısız klişelerinden biridir. Bir filmin sonunda ne olacağını bilmek o filmi ilginç kılabilir de. Aslında polisiye filmlerde çaktırılmadan kullanılan bir yöntem. Müfettişimiz olayın dibine girdikçe maktulün kişisel tarihini ve maktulu katilin eylem sahasına çeviren olaylar dizisini öğreniriz. Bu da bir şekilde sonu baştan belli olan kurgulara dahil edilebilir. Neticede sonuç bellidir. Daha dün karşılaştık televizyonda: Banker Bilo. İlk sahnede Maho (Şener Şen) tüm tilki bakışıyla “söyle ulan Bilo, şaka di mi?” diye yalvarır. Bilo (İlyas Salman) yanıtlar: “hatırla ilk karşılaşmamızı” der ve film başlar. Yani aslında bu kategoriye soktuklarımın zamanla öyle bizim dert ettiğimiz gibi bir derdi yoktur. Mevzu sadece anlatım meselesidir.

2. Zamanın ileriye doğru aktığı ama o akışın içinde akmayan birilerinin olduğu kurgular:



Genellikle bu ölümsüzlük temasını içerir. Karakter ölümsüzdür, önünden yıllar akıp gider ve siz de o akışı o karakterle birlikte izlersiniz. Ölümsüzlük bu kurgularda pek de iyi bir şey olarak kurgulanmaz. İlahi bir lütuftan çok lanettir. Mesela, bu karakterlerden vampir olanları en bilinenlerdendir. Bir yerde bedenlerinin saati durur ve yaşlanmazlar. Ölüm isteğiyle dolup taşarlar çünkü sevdikleri herkes gözlerinin önünde ölüp gider. En iyi örneklerinden biri tabi ki Interview with the Vampire: Vampire Chronicles -Vampirle Görüşme’dir. Filmde vampir olup insan öldürmeye kıyamayan bir Vampir (Louis – Brad Pitt) anlatılır. Vampirleri çoğu zaman perdede zevk-i sefa alemlerinde gecelerini gece ederken görürüz. Aman bi güzel vampir kadınlar, genellikle kırmızı tuvaletli, derin dekolteli, yüksek topuklu ve aristokrat, bi yakışıklı erkekler, genellikle siyah giyimli, pelerinli veyahut röpdeşambrlı (nasıl yazılıyor yahu bu?). İpin ucunu kaçırdım. Haaa, bu konu için vampirlerin önemli olan yanı onların gözlerinin önünden gelip geçen zamandır. Gerçekten de etkileyici bir anlatımdır. Ama dediğim gibi ben ölümlülere ‘zamanın köleleri’ dendiğini çok kez duydum bu filmlerde ama hiç ölümsüzlere ‘zamanın efendileri’ dendiğini duymadım.


Mesela The Lord of the Rings –Yüzüklerin Efendisi’ndeki Elfler. Güzeller güzeli Elf prensesi Arwen (Liv Tyler) ölümlü insan kralı Aragorn’a (Viggo Mortensen) aşık olur ve bu uğurda kendi ölümsüzlüğünden feragat etmek ister. O çok şey görmüş geçirmiş babası  Elrond (Hugo Weaving) da insanlar için bunu yapmanın ne kadar uygunsuz olduğunu bir flashback marifetiyle anlatır.  Kendisi kadim zamanlarda insanın açgözlülüğüne -şu yüzük meselesi- bizzat şahit olmuştur. İnsan krallara yönelik olumsuz düşüncelerini türcülüğünden (ne yapalım insan ve insansılardan (!) bahsediyoruz bu filmde) ya da ırkçılığından değil yaşanmışlıktan edinmiştir. Bir Elf için yaşamın kendisi zamanın akışıdır, geçmişten bugüne. Gelecek bazen karanlıktır bazen de ümitvar… 

3. Zaman ileriye doğru akarken akışın geriye doğru olduğu kurgular: 



Bu aslında bir zaman sorunu değil de kurgu sorunudur. Anlatımı güçlü kılmak uğruna film öyle kurgulanır ki zamanın kendisi neredeyse kurguyla eşitlenir. Mesela Memento -Akıl Defteri filminde Leonard Shelby’nin (Guy Pearce) kısa süreli hafızası yoktur. Geçmişini iyi hatırlayan Shelby 15 dakika öncesini pek hatırlayamaz. Amacı karısını öldüren katili bulmak olan Shelby unutmamak için akıl defteri kullanır. Film sondan başa doğru aktığı için yavaş yavaş en yakınında görünen Natalie’nin (Carie-Anne Moss) ne menem bir şey olduğunu öğreniriz. Son senelerin en iyi filmleri arasında sayılan Momento hem kurgusunun zamanın aksi istikamette akışı ile hem de zaman ve süre mefhumunun birbirine geçişi ile gerçekten çok iyi bir film.


Benim konu için burada aklıma gelen diğer bir film de Irreversible –Dönüş Yok. Filmi zaman açısından eşsiz kılan şey gerçek zamanlı sahneler (mutlaka bir terim vardır sinema literatüründe bunu karşılayan). Başlangıçta hızlı hareket eden kameralar eşliğinde Marcus (Vincent Cassel) birilerini öldürüyor. Ve sürekli geri akışlar sayesinde Marcus’un ve sevgilisi Alex’in (Monica Belluci) yemyeşil kırlar üzerinde piknik yaparkenki mutlu hallerini görüyoruz. Geri akış, gerçek zamanlı sahneler ve baş döndüren kamera hareketleri olmasaydı bu filmi kurgu açısından sıradanlıktan kurtaracak hiçbir şey yoktu. Ama zamanın (ve sürenin) kullanımı filmi izledikten sonra bile filmi öyle ya da böyle hatırlamanızı sağlıyor. Zamanın bu gibi kullanımı sayesinde en sonunda diyoruz ki; makus kader…!      

4. Zamanın farklı yollardan ileriye doğru aktığı kurgular: 


Nihayet asıl konuya, yani zaman ile uğraşan kurgulara gelebildim. Bu özellikle bilim-kurgu filmlerinde kullanılan bir yöntem. Film içerisindeki karakterler bir şekilde zaman çizgisinde daha ileri ve daha geri bir noktaya giderler ve yaptıkları müdahaleler alternatif bir ‘şimdi’ veya ‘gelecek’ oluşturur. Her zaman öyle olmasa da olayların akışına (hadi hayatın akışına diyelim) yapılan bu müdahaleler varsayılan zaman çizgisini yok etmez, ama ona alternatif olan farklı zaman çizgileri oluştururlar.



Sanırım örneklerle anlatmak daha kolay olacak. Bunun için verilebilecek en güzel örnek muhtemelen The Butterfly Effect-Kelebek Etkisi‘dir. Evan (Ashton Kutcher) çocukluğu sorunlu geçmiş bir karakterdir ve birgün geçmişe gidip olaylara müdahale edebildiğini farkeder. Hayatını daha iyi bir hale getirmek için habire denemeler yapar ve bir çoğunda çuvallar. Çünkü her yaptığı müdahale öngörülemez sonuçlara yol açar. Film lagaluga yapmadan kaos teorisinden besleniyor aslında. Hani şu herkesin bildiği söz: Amazon ormanlarında kanat çırpan bir kelebek Kuzey Amerika’da kasırga yaratabilir (bkz. Kaos Yayınları mottosu). Yalnız Kelebek Etkisi öyle bir kurgulanır ki aslında bazı olaylar yaşanmak zorundadır, bazı insanlar ölmek zorundadır dedirtir insana. Yani en iyi zaman çizgisi halihazırda varolandır. Yani Tanrı’nın işine karışmaya gelmez, kader, mukadderat.


Kelebek Etkisi bu açıdan yeni bir zaman çizgisi yaratırken bunu yine tekleştirir. Oysa Back to the Future-Geleceğe Dönüş‘te olay az buçuk farklıdır. Burada Marty McFly (Michael J. Fox) bir deneye tanıklık etmek üzere Dr. Brown (Christopher Loyd) ile birlikteyken, ‘islami’ teröristlerden kaçmak için zaman makinesi işlevini de gören DMC-12 otomobile biner ve kendisini annesiyle babasının liseli gençlik yıllarında bulur. Marty‘nin yaptığı müdahaleler sonucu gelecekteki (yani bizim için şimdideki) olasılıkları yok etmeye başlar ve bu kendisi için bir varoluş sorunu haline gelir. Kurtulmak için tek yapması gereken Marty‘ye aşık olan annesi ile pısırık ve korkak babasını bir araya getirmektir. Zaman çizgisi o kadar nettir ki Marty annesi ile babası arasında çöpçatanlık yapma durumunda kalır. Serinin ilk filminde tek çizgidir zaman. Geçmişte görevini yaparken az buçuk babasına da müdahale eder Marty ve şimdiki zamana döndüğünde babasını loser olarak değil winner olarak bulur. Prestij sahibi, zengin ve güçlü bir baba! Buradan hareketle bi çok soru sorulabilir:



a. Filmde gelecek sadece bir ‘olasılık’ olarak kurgulanır ama olayların akışı içinde her olasılık için tek bir şans vardır. Mesela Marty‘nin annesi ile babasının bir araya gelebilmesinin tek yolu mezuniyet partisidir. Orada dans edemezlerse bir aile kurma olasılığı sonsuza dek kaybolur (Marty‘nin elindek fotoğraftan silinmesinden anlıyoruz). Tek şans vardır. Olaylar dizisi bir olasılıklar dizisi değil rastgele şans işidir. Bir çeşit evrim teorisi. Hatta ta kendisi.


b. Marty bir şekilde geçmişteki Doktor‘u bulamasaydı ve ait olduğu şimdiki zamana dönemeseydi ne olurdu? Salt Marty‘nin var oluşu bile olasılıkları değiştirmeye yeterli olmayacak mıydı? Kurgunun yanıtı basit: Marty geri dönemeseydi bu kurgunun çıkışı yoktur.


c. Marty geçmişe gidip Doktor ile karşılaşmasaydı Doktor zaman makinesini yapabilecek miydi? Muhtemelen evet. Onu şimdiki olasılıktan görüyoruz zaten. Ama ikinci olasılıkta Marty‘inin arabasını gördükten sonra Doktor‘un zaman makinesini daha hızlı tasarlayabileceğini varsayamaz mıyız? O halde Marty Doktor‘u kurtarmak için gittiğinde Doktor niye aynı deneyi yapıyor? Ve çelik yelek giyerek saldırganlardan kurtuluyor? Demek ki olasılıklar herkes için geçerli değil. Yoksa Marty‘nin annesi doğruduğu çocuğun gitgide ilk öpüştüğü çocuğa benzediğini görseydi baya bi travma yaşardı heralde.

İlk serideki olay buydu: tek kilit noktası tek bir olasılığa yol açar (çoğu zaman tek kişi için). Fakat filmin tutması üzerine serinin devam filmleri geldi ve karakterlerimiz habire ileri geri gidip durmaya başladılar. Ama önemli bir farkla. Önceden tek olasılık-tek zaman çizgisi kabul edilirken özellikle üçüncü filmde farklı zaman çizgileri de dikkate alındı. Yani zaman (burada zaman aslında geçmiş-şimdi-gelecek ardıllığı) bir şekilde olasılıklar kümesi haline geldi. Yani çizgi üzerinde yapılan bir değişiklik o çizgiyi yok etmiyor, ona alternatif bir yolun oluşmasına neden oluyordu. Her kilit müdahale yeni bir zaman çizgisi demekti. Zaman tek bir noktadan başlar ve sayı olarak sonsuza dek çeşitlenir. Zaman, sonsuz olasılıklar kümesidir.


Bu alternatif ve çoğul zaman olasılıklarına bir diğer örnek de Lola Rennt -Koş Lola Koş. Lola (Franka Potente) sevgilisini (Manni – Moritz Bleibtreu) mafyanın elinden kurtulmak için 20 dakikada para bulmak zorundadır. Filmde üç farklı olasılık izleriz. Lola biraz geç uyanırsa ne olur? Kapıdaki adama çarpmasa ne olur?. Sonsuz olasılıklardan sadece üçü. Filmin kendisi alternatif zamandan falan bahsetmez ama olasılık çeşitliliğini çok iyi anlatır.


Bahsedilebilir bir diğer örnek de 50 First Dates -50 İlk Öpücük. Ortalama olan bu romantik komedide uslanmaz götürücü Henry (Adam Sandlers) bir kafede Lucy’yi (Drew Barrymore) görünce aşık olur. Ancak Lucy‘nin öyle bir nörolojik sorunu vardır ki son yaşadığı günü hiç hatırlayamamakta, hatta o günü hatırlayamadığını bile bilmemektedir. Yani zaman onun için bir yerde durmuştur. Bu filmi burada anmamın nedeni de bu. Zaman ‘algı’ mefhumundan ayrı düşündüğünde bir hiçtir. Eğer zamanın geçtiği (!) algılanmazsa zaman yoktur. Zavallı Henry 50 gün boyunca Lucy‘le yeniden tanışarak ve onu sevgilisi olduğuna ikna etmeye çalışarak bu döngüyü kırmaya çalışır. Sonuç: zaman algılanmazsa bir döngü halini alır! Çembersel döngü…

5. Zamanın mutlak değişmez olduğu kurgular: 


Bolca zamanda hareket eden karakterleri içeren bu filmlerde zaman mutlak kaderin üzerinde ilerlediği bir yoldur sadece. Nereni yırtarsan yırt bunu değiştirmeye gücün yetmez, o bildiği yolda ilerlemeye devam eder. Aslında kafamıza en yatan kurgular da bunlardır çünkü mantıksal olarak gayet de tutarlıdır.



12 Monkeys – 12 Maymun verilebilecek güzel bir örnek. 1996 yılında bir virüs dünya nüfusunu kırar geçirir ve 2035′de o nüfustan sadece %1′i hayatta kalır. Tabi buna hayat denebilirse. Yer altı gibi yerlerde koloniler kurar insanoğlu. O nüfusa rağmen teknolojide gerilemeyen o toplum James Cole’u (Bruce Willis) bu sorunu çözmesi için geçmişe gönderir. James‘in sürekli olarak tekrarlayan bir rüyası vardır: havaalanında bir adamın vurulduğunu ve sarışın bir kadının da ağlayarak ölen adamın üzerine kapandığını görür. James gelecekten geldim deyince akıl hastanesine kapatılır ve orada Jeffrey (Brad Pitt) ile ve 12 Maymun örgütü ile tanışır. Tüm sorumluluğun bu örgütte olduğunu düşünen James Kathryn (Madeleine Stowe) ile birlikte bu işin peşine düşer. En sonunda rüya gerçekleşir ve James havaalanında küçük bir çocuğun gözleri önünde (ki kendisidir) vurulur ve sarı peruk takmış Kathryn de ağlayarak üzerine kapanır.


Tüm bunlar kader ile alakalıdır. James’in küçükken gelecekteki James’i görüş olması o küçük James’in büyüyünce geçmişe gidip aynı yerde Küçük James önünde ölmesi gerektiği gerçeğini değiştiremez. Çünkü kendisi gelecekten gelmezse, ve ölmezse, küçük James olmaz! Muhteşem bir döngü. Öyle bir döngü ki zamanın artık ileriye gideceği ve bir noktadan sonra hep başa geri saracağı bir döngü. Diğerleri için nasıl olursa olsun James bu çemberde mahkum! Kaderi o çünkü. Kurtulması imkansız bir döngü..



Aslında bundan daha güzel bir örnek var: Terminator. Yine 2029′da dünya beter haldedir. Makineler ile insanlar arasında amansız bir savaş sürmektedir. Bir elin parmağı kadar kalmış insanoğlunun elindeki son direniş noktasını almak üzere makineler hain bir plan yaparlar ve organik derili metal yığını bir Yokedici’yi (Arnold Schwarzenegger) insan direnişinin en büyük komutanını bulup yoketmesi için geçmişe gönderirler. Tek hedef var Sarah Connor (Linda Hamilton), yani direniş liderinin annesi. İnsanoğlu da bu girişimden haberdar ki insanlığı korumak için, yani Sarah‘yı korumak için onlar da bir insanı (Kyle – Michael Biehn) geçmişe gönderiyorlar. Kyle Sarah‘ı o kadar iyi koruyor ki onunla sevişiyor ve Sarah hamile kalıyor. Ta ta ta. İşte o doğacak çocuk John Connor!


Yani kader örgüsünü o kadar iyi örmüştür ki gelecekten gelen geçmişten gelen farketmez, kader mutlaka kendisini her koşulda gerçekleştirir. Yani gerizekalı makineler adam gibi dursalardı ve geçmişe bir Yokedici yollamasalardı zaten o direniş lideri doğmamış olacaktı, zaten öyle bir meseleleri bile olmayacaktı belki. Ama kader o makinelerin 2029′da o halde olmalarını çizdiyse şayet, elleri mahkum o Yokedici’yi geçmişe yollayıp direnişi başlatmak zorundadır. Yoksa 2029 o şekilde varolmazdı.


Film aynı noktaya sürekli oynayıp duruyordu zaten. Serinin ikinci filminde makineler bir hamle daha yapar, ve daha teknolojik, daha organik, daha alaşımlı, akışkan bir yokediciyi daha gönderirler John Connor‘ı yok etmek üzere. Bu kez de insanoğlu eski model Yokediciyi John‘u koruması için karşılık olarak gönderirler. (Yaşasın artık CA valimiz iyi adam!) Soru soru üstüne biner de gider:

a. Makineler o daha teknolojik, daha akışkan Yokediciyi neden John Connor‘u öldürmek yerine ilk yaptıkları gibi Sarah Connor‘ı öldürmeye göndermiyorlar? Belki bu kez başarırlardı. Bu makineler geri zekalı mı?


b. Yoksa gelecekte geçen süre kadar geçmişte de mi geçmek zorunda? Şöyle ki, 2029′da Yokedici’yi ancak 1984′e geri gönderebilirlerken, atıyorum 2039′da ancak 1994′e mi geri gönderebiliyorlar? Eşit süre geçiyorsa aynı yaşanan ardıl ama farklı zaman çizgileri aynı anda mı yaşanıyor?


c. İkinci filmde görüyoruz ki ilk filmde gönderilen Yokedici’nin kalıntılarından yola çıkarak Dr. Miles (Joe Burton) yapay zeka ve high-tech makine çalışmalarına girişiyor. Kaderin işleyişine bakın! Makineler ilk filmdeki Yokedici’yi göndermeseler kendileri de var olamayacaklar. Yani ilk Yokedici’yi göndererek hem insan direnişini başlatıyorlar hem de kendilerini var ediyorlar. Aslında kurgu harika! Tabi ilk filmden sonra ikincinin çekilmesi gerçekten de önceden planlandıysa.



d. İkinci filmde makinelerin gelişiminin engellenmesi için her şey yapılırken ve hatta iyi olan Yokedici (Arnold) “hasta la vista” dedikten sonra kendisini eritmek için kızgın kazana bırakırken kader yine ortaya çıkıyor! Dedik ya önüne geçilemez. 2029′da müthiş bir savaş olmak zorunda. Ne yaparsanız yapın. Bkz. Serinin geri kalan filmleri…



e. Tabi bir de şu var. Makineler gönderdikleri Yokedicilerin başarılı olup olmadığını nasıl anlıyorlar? Başka bir kente değil geçmişlerine yolluyorlar yahu! Aklıma şu geldi. Fizikçinin birine soruyorlar zaman makinesi ile yolculuk mümkün mü diye. O da yanıtlıyor: Hayır! Peki nasıl bu kadar emin olabiliyorsunuz diye üsteliyorlar. Yanıt çok net: Öyle olsaydı bu soruyu şimdi bana değil gelecekten şimdiye gelmiş olan birine sorardınız da ondan! Güzell. Zaman makinesi gelecekte icat edilebilecek olsaydı onu dedelerimiz gençliklerinde okul kitaplarından bilirlerdi…



Hadi oldu da bir an için geleceği gördük. Ne değişirdi? Neyi değiştirme kudretine sahip olurduk? Olur muyduk? Bu soruyla cebelleşen çok film oldu. Ama en çok gişe yapanlardan biri hiç şüphesiz Final Destination – Son Durak serisi. Ölüm bir yol izler ve o rota asla ve asla değişmez. Alın yazısı. Ölüm=kader. Bir öğrencimiz uçağa binecekken uçağın kaza yapacağını görür ve ayılarak bayılarak bir grubun uçağa binmesini engeller. Uçak kaza yapar ve binmeyenler kurtulur. Ama kader vazgeçmez; hatta uçaktaki ölüm sıralarını izleyerek kurtulanları en acımasız şekilde teker teker öldürmeye girişir. İlk filmde ehhhh dedirtecek çoğu şey serinin diğer filmlerinde devam eder ve artık alternatifler üzerine değil de Azrail’in yaratıcılığı üzerine düşünmeye başlarız. Mecburuz. Kader.


Ben aslında tüm bu şeyleri yazmaya bir film izledikten sonra başladım. Time Traveller’s Wife – Zaman Yolcusunun Karısı. Kitabı okuyanların bu uyarlamayı hiç beğenmediği ama benim gibi kitaptan haberi olmayanların genelde fena değildi dediği bir film. Filmde genetik bir hastalıktan muzdarip bir abimiz var: Henry (Eric Bana). Sürekli olarak zaman yolculuğu yapan Henry üzerinden Claire’in (Rachel McAdams) hayatını izliyoruz. Henry zaman yolculuğu yapıyor ama bu onun isteğine bağlı değil: birden oluyor, ne zaman olacağı belli değil ve ne zamana veya nereye gideceği de. Tamamen tesadüfi görünen bir yolculuk. Belki bu duruma anomaly-sapma bile denebilir. Bu Henry küçük bir kızla tanışıyor ve sürekli olarak onu ziyaret ediyor. Kız Henry‘ye aşık olarak büyüyor ve onunla gençlik yıllarında tanışınca da bir ilişkiye başlıyorlar ve evleniyorlar. Ama bu sırada Henry yine gidip gidip geliyor. Neyse, hikayeyi anlatmaya gerek yok. Kurgu’yu ilginç kılan şeyler şuydu: Henry annesinin ölümünü ve babasının bu yüzden çektiği acıları engellemeye muktedir değildir. Ne zaman denese başarısız olur ve annesi bir şekilde ölür. Dedik ya bu kurgu gayet mantıklı geliyor diye. Zira, o sürekli zamanda ileri geri giden Henry annesini yaşatabilseydi o Henry olmayacaktı. Kurguda sürekli olarak Claire‘i takip ettiğimiz için tek durağan, yani zaman ilerlerken onunla eşit oranda ilerleyen, referans noktamız o kadın. Bir bakıyorsunuz tam öpüşeceklerken Henry gidiyor, 2 ay gelmiyor, sonra Claire bahçeyi sularken geliyor ama gelen Henry‘nin 10 sene sonraki hali. Claire 10 sene sonra mutfakta yemek yaparken Henry hop yine gidiyor ama gittiği yer 10 sene önceki bahçe sulayan Claire‘in yanı; mutfakta yemek yapan Claire‘in yanına ise az önce 8 yaşındaki Claire‘in kafasını okşamış olan Henry geliyor vesaire. Adam habire gidip geliyor, Claire de habire adamın envai çeşit yaşıyla birlikte beraber oluyor. Aslında film bir aşk filmi. Hüzünlü ve anlaşılmaz. Bir ara kadının Henry‘e trip yapışına kızıyorsunuz “isteyerek mi gidiyor, adam hasta yahu! Sen bilmiyor muydun” diyerek, ama Claire “seninle evlenmekten başka seçeneğim var mıydı?” dediğinde haklı kadın diyorsunuz, kaderden kaçılmaz.

6. Birden fazla zamanın aynı anda var olduğu paralel evren kurguları: 


Benim için şahane kurgulardır. Karmaşıktır, eyvallah ama herşey yerli yerindedir. Yok onu yaptım nasıl etkilendi, yok bunu yaparsam nolur olayı yok. Herkes kendi zamanını kendi evreninde yaşar. Sinemanın sonu dönemlerinde yeni yeni farkedilmiş bir kurgu biçimi bu. Oysa bilimkurgu edebiyatında, özellikle cyberpunk türünde üzerinde bir hayli durulmuş bir konudur. Örnek vermek gerekirse bu yöntemle çekilmiş pek film hatırlayamadım ama dizi bir hayli var. Hem de popüler:



Lost: Nihayet bitti ya, üzerinde ahkam kesebiliriz. Gerçi bitmeden önce tahmin oyunları oynamak daha iyiydi. Başka diğer bir çok örnekte olduğu gibi Lost’un flashback’lerinde bir sorun yoktu. Keza flashforward’larında da çünkü o flashforwardları sadece izleyici görüyordu, olayın kahramanları değil. Ne zaman ki flash sideways’ler başladı, orada dumur olduk. Herkes bunu en başta flashforward sandı, ama değildi. Karakterleri başka rollerde başka hayatlarda görmeye başlayınca bunun alternatifler olduğunu düşündük. Ama çizgi işte, o bambaşka hayatlar yaşayan karakterler önünde sonunda birbirlerini bulup ilişkiye geçiyorlardı. Aralarında o bizim normalde gördüğümüz ada ilişkilerini, o yaşamı, o zamandaki yaşanmışlıkları görebilenler vardı ve diğerlerinin de görmelerini sağladılar. Vay vay vayyy. İşte paralel evren falan dedik. Ama senaristler Araf teorisini benimsemişler ve çoğu müdavime göre dizinin sonunu rezil rüsva eylemişler. Bence değil!




Flashforward: Henüz bitmediği için şimdilik bu kategoride dursun. Bütün dünya 137 saniyeliğine bir görüntü görür ve takvimdeki tarih 6 ay sonrasıdır, ve olaylar başlar. Peki insan bu 6 ay sonrasını değiştirebilir mi? Yoksa görülenler 6 ay sonrası mıdır yoksa bir paralel evren mi? Ahkam kesmeyelim şimdi. Hele bir dizi ilerlesin de.




Pek tabi ki Fringe: Bu konuda verebileceğim en güzel örnek! Abuk sabuk vakalarla uğraşan ekibimizin asıl dahisi Dr. Walter Bishop (John Noble) oğlunu kaybeder ve bir yolunu bulup gider paralel evrendeki oğlunu çalıp bildiğimiz dünyaya getirir. Sonra da bir felakete neden olur. Diğer evrendeki Walter Bishop intikam diye kudurur ve türlü vesilelerle bizim evrene saldırı girişimlerinde bulunur. Böylece hayatının bir bölümünü akıl hastanesinde geçirmiş bizim Walter ile başarıdan başarıya koşan, güç sahibi ve zengin öbür Walter kapışmaya başlarlar. Olan aradaki oğul Peter Bishop (Joshua Jackson) ile daha önce Walter‘in kobayı olarak kullanılmış FBI dedektifimiz güzel Ajan Olivia Dunham’a (Anna Torv) olur. Ama neyseki şimdilik sadece iki paralel evren var, zira sonsuz sayıda olmaması için hiçbir neden yok. Düşünsenize sonsuz tane siz sonsuz bir zaman aralığında yaşamaya aynı anda devam ediyorsunuz, bilinciniz tüm siz’lerin farkına varmanıza engel olsa da! Müneccimlerin, kahinlerin, falcıların ve şamanların o eşiği az çok aştığı söylenir ya, benim inanasım var.




Paralel evren kurgularının en büyük rahatlığı kendi aralarında bir süreklilik zorunluluğunun olmayışı. Mesela öbür evrende İkiz Kuleler yıkılmamıştır. Yani öbür taraftaki evren, yaşanan diğer zamandır, alternatif yaşamdır. Hawking‘in dediği gibi, paralel bir sürü olasılığın birlikteliği. Bir sürü zaman olasılığının aynı anda varoluşu. Next (Nicholas Cage) filminde de olduğu gibi. Tüm olasılıklar göz önüne alınır ve vaka çözülür. Tahminimce böyle kurguları daha çok göreceğiz. Beklemedeyiz.



7. İstisnai hal: 



Peki ya zaman harbiden de algı meselesi ise, ve zihin algı yoluyla zamanı tanırken beden onun tam aksi istikametinde hareket ederse ne olur? Benjamin Button olur! Ürkütücü bir senaryosu var The Curious Case of Benjamin Button – Benjamin Button’un Tuhaf Hikayesi filminin. Benjamin (Brad Pitt) neden olduğu bilinmez yaşlı olarak doğar ve zaman ilerledikçe gençleşir, hatta bedenen bebek olunca ölür. Öyle bir kurgudur ki Benjamin’e mi yoksa onun vefakar ve cefakar sevgilisi Daisy’ye (Cate Blanchet) mi üzeleceğimize şaşırır hale geliriz. Hatta o hale geliriz ki “tamam be zaman neyse ne, önemli olan o değil. Önemli olan akıl zamana inanıyorsa beden de inansın yeter!” deme durumuna düşeriz. Böyle zulüm olur mu yahu?

Neyse ki aklıma doluşanları az çok yazabildim de kurtuldum şimdilik. Zaman meselesi neymiş çözdüm mü? Hayır, öyle bir iddiam yoktu ki! Eee peki niye yazdım o zaman? Basit. Zaman harcamak için…



“Aslında ne demek istediğinizi anlamıyorum” dedi Alice.

Şapkacı “Tabii anlamazsın” dedi, bir yandan küçümser bir tavırla kafasını sallıyordu; “Eminim bir kez bile zamanla konuşmamışsındır”.
“Heralde” dedi Alice çekinerek; “Ama müzik çalışırken zaman vurmam gerektiğini biliyorum”.
“Hah, şimdi anlaşıldı. Zaman vurulmaktan hiç hoşlanmaz. Ama eğer onunla hoş geçinirsen saatlere ne istersen yaptırabilirsin. Diyelim ki sabah saat dokuz, ders saati geldi. Zamanın kulağına bir fısılda yeter, saat fırr diye dönüverir. Bir de bakarsın saat bir buçuk olmuş, yemek saati gelmiş.”
“Ah keşke öyle olsa” diye mırıldandı Mart Tavşanı.
Bitirmeden önce: Blog için uygun görsel materyal ararken şu gazete küpürlerine rastladım:

Fotoğrafları bu konuya ciddi kafa yoran Çetin Bal’ın hazırladığı bir sayfadan aldım. Ziyaret etmeye değer: www.zamandayolculuk.com